Enver Hoca ve Diktatörlüğü

Görünüşe göre her ülkenin tarihinden ülkeye kene gibi yapışıp gitmek bilmeyen, halkın kanını canını sömürüp yine de iştahı kesilmeyen diktatörler gelip geçmiş. Bunların kimisi silahla, kanla, şiddetle başa geçmiş kimisi seçimle, kimisi topla tüfekle koltuğunu korumuş kimisi tehditle, şantajla, kurnazlıkla, kimisi çoğunluk diktatörlüğüne yaslamış sırtını kimisi güçlü yabancı devletlere, kimisi zorbalıklarına demokrasi kılıfı giydirmiş, post modern diktatör olmuş kimisi Ali kırıp baş keserek hükmetmiş, kimi tanrıya dayandırmış iktidarını kimi halka ya da sınıfa… Ancak yöntemleri ne kadar farklı olsa da sonları pek farklı olmamış. Tarihin çöplüğüne birer ibret timsali olarak atılmış ve hiçbirisi de artlarından iyi anılmamış.

Bunlardan birini geçenlerde gittiğim Arnavutluk’ta hatırladım. Üç milyon nüfuslu Arnavutluk’un beşte birinden fazlasının yaşamakta olduğu Tiran’a vardığımızda güneş alçalmaya başlamıştı, ertesi gün yola devam edeceğimizden vakit dardı. Karşımıza çıkan turizm danışma merkezine Tiran’da sadece bir akşamımız olduğunu, nereleri görmemizi tavsiye ettiklerini sorduk. Söz dönüp dolaşıp “Blloku” isimli pırıltılı mağazaların, barların ve cafelerin olduğu bölgeye geliyordu. Lafı kısa kesmek için Avrupa’nın her yerinde gördüğümüz mağzaları bir de Tiran’da gezmek istemediğimi söyledim. “Olay o değil,” dedi genç kadın düzgün İngilizcesiyle, “Orası Enver Hoca’nın evinin olduğu mahalle.” Enver Hoca’lı yılları hatırlayamayacak kadar genç olan kadının yüzünden hınzır bir gülümseme geçti ve kadın ekledi, “Oraya zamanında halkın yaklaşması bile yasakmış. Şimdi ise eğlence mekanı.”

Evet Enver Hoca. Faşizme karşı çok mücadele etmiş ve ülkesine büyük hizmetlerde bulunmuş olmakla birlikte 1941’den 1985’e kadar Arnavutluk’u demir yumruğuyla yönetmiş, adı işkence, baskı ve insan hakları ihlalleriyle anılmış, sadece muhaliflerini değil kendi otoritesine tehdit olarak gördüğü yoldaşlarını da “etkisiz hale getirmiş,” dini yasaklamış, ülkesinin dışarısıyla bağlantasını kesmiş, halkın yurt dışına çıkmasını yasaklamış, tüm yayın organlarını avcuna almış, insanların karşısında el pençe divan durduğu, hiç yıkılmayacak, dünyaya kazık kakmış sanılan Enver Hoca. Şu an ne kültür devrimi, ne kadın haklarına katkısı, ne sağlık hizmetlerini parasız yapması, ne de okur yazarlık oranını neredeyse yüzde yüze çıkarmasının lafı edilmekte. Anılırsa diktatörlüğüyle anılmakta, daha çok da izleri silinmekte ve unutulmaya çalışılmakta. Örneğin kızı tarafından yaptırılan piramit biçimli (ki diktatörler piramit sever; Ankara’daki yine piramit biçimli Atatürk Kültür Merkezi’nin projesini Kenan Evren bizzat seçmemiş miydi?) Enver Hoca Müzesi sadece üç yıl müze olarak açık kalmış, ardından konferans merkezi ve televizyon stüdyosu gibi amaçlarla kullanıldıktan sonra, turizm görevlisinin dediğine göre, şu an çürümeye terk edilmiş, bahçesi ise park yeri ve dolmuş terminali olarak kullanılmakta.

Kıssadan hisse, bir taraftan mücadeleye devam ederken bir taraftan da Beştepe’deki kaçak binanın ne olacağını düşünmek gerek. Benim tercihim binanın yıkılıp arazinin yeniden ormana dönüştürülmesi olur. Ama bin odalı bir pavyon da olmaz değil. Zaten tarzı, karakteri, estetiği ve çevresiyle ilişkisi olmayan o yapıdan başka da bir şey olacak gibi değil.

Reklamlar

Nasıl Görünüyor?

Önceki yazılarda değindiğim “oralar nasıl?” sorusundan başka, Türkiye seyahatlerimde sıkça mâruz kaldığım bir soru daha var: “Nasıl görünüyor Türkiye Avrupa’dan?”

Bu soru ne öyle bir anda patlıyor ne de şen şakrak soruluyor. Genelde bir miktar memleket meselelerinden bahsedildikten, çoğunlukla da memnuniyetsizlikler ortaya döküldükten sonra bir iç geçirmeyle beraber dile geliyor: “Burası nasıl gözüküyor oradan?” Cevabı yapıştırıyorum: “Uzak.”

Espriyle iç karartıcı gerçeği geçiştirmek amacını taşısa da bu cevap, yurt dışında geçirdiğim seneler iki elin parmaklarına yaklaşırken, Türkiye’nin Avrupa’ya gittikçe uzaklaştığına acı acı tanık olmaktayım. Örneğin ülkeden ayrıldığım ilk senelerde Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmesi ciddi bir olasılık olarak tartışılıyordu. Girip girmemesi ayrı bir mesele ancak böyle bir olasılık söz konusuydu, tartışılasıydı. Şimdi ise böyle bir şey olasılık dahi değil ve insanlar bunun sözünü etmeye bile gerek görmüyor. Nasıl görsünler, sokaklarında polis kurşunuyla çocukların öldürüldüğü, gazetecilerin hapislerde çürütüldüğü, kitapların bombayla kıyaslandığı, Twitter’ın kökünün kazınmasının vaat edilebildiği bir ülkenin AB’ye girmesi hangi Avrupalı’nın isteyeceği bir şeydir? Dış politikasında çuvallayan, teröristlere silah taşırken suç üstü yakalanan, kendi halkını sokağa çıkma yasaklarıyla günlerce evlerine hapsedip sonra polisine o evleri bombalatan bir ülke biliyor musunuz Avrupa’da? İnsan hayatının ucuzluğu, istikrarsızlık, ben yaptım olduculuk, rüküşlük abidesi saraylar Avrupa’nın değil Arap ülkelerinin karakteristiği. Kürtajdan 4G telefon şebekesine kadar her şeyi bildiğini iddia eden diktatörler ise bir Kuzey Kore’de kaldı bir de Orta Doğu’da. Hakikaten, Soma madenlerine yüzlerce işçiyi gömüp “işin fıtratı bu” diyen mantıkla bine yakın insanın ezilerek öldüğü Arabistan’daki “ne yapalım kaderlerinde varmış” yaklaşımının yakınlığı dikkatinizi çekmiyor mu? Fiilî” başkan Erdoğan’ın ağzını her açışı bizi Avrupa’dan koparırken Orta Doğu’ya biraz daha yaklaştırmıyor mu? Kısacası Avrupa’dan bakınca 10-15 yıl öncesinin ekonomisi sağlam, hızla gelişen ve Avrupa’yı hedefleyen Türkiye’sinin yerinde şu anda bir hasta adam oturuyor. “Yeni Osmanlı” olacağız derken – ki bu da küçük Amerika olma hayallerini anımsatmıyor mu? – hasta adam Osmanlı olduk. Şu an Avrupa’da Erdoğan gitse de Türkiye artık doğuya mı batıya mı yöneleceğine bir karar verse anlayışı hakim. Bunun aynı zamanda totaliter bir teokrattan demokrasi havarisi yaratma hayalperestliğinin sonu olması ise Avrupa’nın iğneyi kendine batırmasını gerektiren bir konu. Yetmez ama oha!

Dedim ki

Dedim ki Türkiye’deki Çinli döverek Uygur Türkleri’yle dayanışma furyasına ben de uzaklardan destek olayım. Alayım satırı, döner bıçağını dalayım karşıdaki Çin lokantasına. Hem Çin’in Doğu Türkistan’da uyguladığı baskılara ‘demokratik’ tepkimi göstermiş olurum hem de Ramazan günü biraz sevap kazanırım.

Ama sonra düşününce dedim ki ya köşe başındaki Suriyeliler’in işlettiği nargile kafedekiler de bizim evi basarlarsa “siz ne hakla bizim ülkeyi bölmeye kalkıyor, yobaz canilere silah veriyor, binlerce kişinin katline ortak oluyorsunuz” diye. Peki ya karşıdaki Ermeni çiçekçi çıraklarını toplar gelirse “yüz yıl oldu dedemi keseli, sormaz mıyım hesabını” diye naralar atarak. Ya da bizim yıllar önce Maraş katliamından kaçıp gelip burada bakkal açan Alevi bakkal tekme tokat gösterirse tepkisini Sünniler’in baskısına karşı “ne diye canları eziyor, inancını inançtan, ibadethanesini ibadethaneden saymıyorsunuz” diye. Hele arka sokaktaki kebapçıdaki Kürtler sopaları kapıp gelirse Türkiye’deki Kürtlere yapılan zulme ‘demokratik’ tepkilerini göstermek için o zaman fenadır halim. Gey lezbiyenlerin ‘demokratik’ tepkisi da tüy diker “nedir bu Türkiyeli heteroların baskısı, bir yürüyüşü bile çok gördünüz” diye.

Sonra dedim ki ben vazgeçeyim. Bu kadar demokrasi bize lüks!

Eee?.. Nasıl oralar?

Yazılara verdiğim uzunca aradan da anlaşılacağı gibi, yine bir süreliğine Türkiye’deydim. Türkiye’deyken en sık karşılaştığım soru ise buydu: “Eee, nasıl oralar?”

Bazen koyu bir muhabbetin bir noktasında bir an bir sessizlik olur, susar insanlar ya, bu sessizliğin ardından gelir bu soru: “Eee?.. Oralar nasıl?” Bazen de lafa giriş cümlesidir, direk ve tereddütsüz sorulur: “Eee?.. Nasıl oralar?”. Yeni tanıştığınız biri de olabilir, yıllardır tanıdığınız çok yakın bir dostunuz da; soru aynıdır: “Eee?.. Nasıl oralar?”. Yeni birine tanıştırılırsınız, işte bilmem kim de şurada yaşıyor, bir haftalığına geldi diye. Daha hal hatır sorulmadan laf hazırdır: “Eee?.. Nasıl oralar?” Taksicidir, komşunuzdur, arkadaşınızın annesidir, eski öğretmeninizdir, soru değişmez: “Eee?.. Nasıl oralar?”

Gerçekten cevap beklenerek mi sorulur yoksa laf olsun diye mi emin değilim. Ama benim de ciddi ciddi aklımı kurcalamaya başladı, gerçekten nasıl buralar? Nedir Türkiye ile “oralar”ın en büyük farkı? Sokaklarda insanların polis tarafından öldürülmemesi mi? Madenlerde insanların iş cinayetlerine kurban gitmemesi mi? Politikacıların seçim sözü olarak sansür vaad etmemesi, twitter’ın kökünü kazımayı aklından bile geçirememesi ya da 300’den fazla ölünün üzerine olur böyle şeyler, büyütmeyin diyememesi mi? Yoksa iklimden kent dokusuna, yeme içmeden yaşam tarzına kadar hem doğal şartlar hem insan yapısı şeyler arasındaki sayılamayacak kadar çok fark mı? Hayır, çok daha küçük, çok daha basit bir şey var “oralar”da. Kulağa çok basit gelen ancak günlük yaşamda büyük fark yaratan, insanın hayata bakışını, yaşamaktan aldığı tadı etkileyen bir şey. Bunu adlandırmak, tarif etmek öyle kolay değil. Huzur diyebiliriz adına, ya da günlük hayatın gereksiz streslerden arınmış olması, veya mahalle baskısının güçlü olmaması, ya da kısaca karşılıklı saygı.

Hayat kamusal alanda yaşanır “oralar”da. Sokakta, parkta, metroda, meydanda… Rahattır çünkü insanlar, dingindir, huzurludur. Tek gereken şeyin başkalarına rahatsızlık vermemek olduğunu bilirler, başkasından da taciz, mahalle baskısı istemezler, buna izin vermezler. Siyah çarşaflı kadınlarla bikinileriyle güneşlenip şarap içen kızlı erkekli gruplar yanyana oturabilir bir parkta. Bir yanda eşcinsel erkekler el ele gezerken yanlarında kürtaj yasaklansın diyen aşırı dinci grup imza toplayabilir. Bir süpermarketin kasasında çarşaflı bir kadınla her tarafı dövmeli, hızmalı bir punk’ın yan yana çalıştığını görebilirsiniz. Kimse birbirini sindirmeye çalışmaz, git evinde sessizce yaşa demez. Buna cüret ederse her kesimden tepki göreceğini bilir. Ayrımcılığa karşı öncelikle insanlar çok hassastır, sonra yasalar. İnancınız, etnik kökeniniz, politik görüşünüz, cinsel yöneliminiz veya benzeri bir nedenle ayrımcılığa uğradığınız şikayetiyle mahkemeye gidebilirsiniz ve karşı tarafın başı, en hafif olasılıkla, çok ağrır. Bu güven, insanların davranışlarına rahatlık, yüzlerine gülümseme olarak yansır. Sokakta sigara içen biri acaba insanlar ne der diye düşünmez. Eve gece geç vakit gelirsem konu komşu ne der, bir gören, duyan olursa ne derim, ailemin yüzüne nasıl bakarım gibi gereksiz stresler yoktur insanların hayatında. Bugün mini etek giyersem tacize uğrar mıyım endişesi taşımaz kadınlar. Aman burada da giyiyoruz, laf eden olursa da ağzının payını veriyoruz, ne olacak ki! denebilir. Ama bahsettiğim fark işte tam da burada. Burada insanlar bunun gibi çok basit şeyler için bile mücadele etmek zorunda kalmıyorlar ve hayat daha stressiz, daha huzurlu oluyor. Küçük bir ayrıntı gibi görünse de hayatın bu gibi saçma sapan streslerden arınmış olması büyük bir fark yaratıyor.

Tabi ki bu karşılıklı saygı bir anda gökten inmemiş. İnsanlar bu kültürü yaratmak için emek harcamış, bedeller ödemiş. Bu kültürü tehdit eden insanlara karşı da bu yüzden bu kadar hassaslar ve bu kültürü devam ettirmek için büyük bir çaba var. İnsanların sırf inançları yüzünden fırınlarda yakıldığı günlerin anısı halen canlı ve bu yüzden faşist partiler yükseliyor gibi görünse de bunlara karşı tepkiler de yükseliyor. Dünyanın binbir yerinden insanın yaşadığı İngiltere’de, kan dökülmeden, itişip kakışmadan yaşanmasının tek yolunun karşılıklı saygı olduğunu fark eden devlet de hoşgörü kültürünü destekliyor. Örneğin ilköğretimdeki çocukların bir dersi sınıftaki farklı inançlardan olan çocukların inançlarını anlatmasına ayrılmış. Hristiyan bir çocuk kendi dinini, dinsel pratiklerini anlatıyor, Müslüman bir çocuk kendininkini, Budist kendininkini. Böylece insanlar daha çocukluktan farklılıkları öğreniyor, tanıyor ve en önemlisi bir arada yaşamayı öğreniyor. Bir Müslüman’ın, diğer bir Müslüman’a sen domuz eti yiyor musun diye sorması normal karşılanır “oralarda”, çünkü başkasının, aynı inançtan dahi olsa, yorumunun, yaşam pratiğinin farklı olabileceğinin farkındadır insanlar, daha da önemlisi buna saygılıdır.

Tamamen toz pembe bir tablo çizmek tabi ki yanlış olur. Ekonomik krizle birlikte göçmenlere karşı ortaya çıkan tepki, devletlerin pompaladığı terör korkusu nedeniyle Müslümanlara karşı önyargı ya da politik çıkar kaygısıyla hortlatılan ırkçılık da “oralar”daki hayatın gerçekleri. Ya da açıktan ayrımcılık yapılamaması, gizli ayrımcılık yapılmadığı, insanların içten içe ya da fırsatını bulduğunda farklı olanı aşağılamadığı anlamına da gelmez. Yine de Türkiye’nin stresli, aşırı derecede kutuplaştırılmış, farklı her yaşam tarzının devlet-din-mahalle el birliğiyle ötekileştirilip baskılanmaya çalışıldığı ve herkesin ötekinin boğazına sarılıp kendi kurtuluş savaşını başlatmaya hazır olduğu gergin ortamıyla kıyaslayınca, “oralar”ın fersah fersah önde olduğu da su götürmez.

Kızlı Erkekli Eşcinseller

Geçenlerde bir arkadaşın doğum günü partisine gittik. Sevdiğim bir çocuktur. Gey olduğunu biliyordum. Partneri ve başka bir gey çift ile beraber güzel, nehre bakan bir evde oturuyorlardı. Özenle hazırlanmışlardı. Leziz atıştırmalıklar, bol içki, güzel müzik, muhabbet derken zaman hızla geçti. Biraz şaraptan, biraz da sesi gürültüyü artık kafam götürmediğinden kendime bir köşede rahat bir koltuk buldum, arkama yaslanıp insanları izlemeye başladım. Çoğunluğu 20’li yaşlarının sonunda 30’lu yaşlarının başında, dünyanın dört bir yanından canlı, neşeli, gülen, dans eden, soran, tartışan ve partinin keyfini sonuna kadar çıkaran kadınlar ve erkeklerdi. Onları sırf izlemek bile insanın içini yaşama sevinci ve enerjisiyle doldurmaya yetiyordu. Zaman ilerledikçe diğerleri de birer ikişer, çoğunlukla da ikişer ikişer, sakin köşelere çekilmeye başladı. Ağırlıklı olarak kadınların kadınlarla, erkeklerin de erkeklerle muhabbet etmekte olduğunu neden sonra, biraz da şaşkınlıkla farkettim. Acaba çok içtim de çift mi görüyorum diye de düşünmedim değil. Partidekilerin çoğunluğunun eşcinsel olduğunu farketmem o kafayla biraz zaman aldı. Kadını, erkeği, geyi, lezbiyeni, heterosu, dinsizi, dinlisi, siyahı, sarısı bir arada, karşılıklı saygı içerisinde varolmanın, hem de bundan müthiş keyif almanın tadına varıyordu. Partinin ilerleyen zamanlarında olanlardan bahsetmeyeceğim. Fakat padişahımız efendimizin kızla erkek olmaz derken bir bildiği mi var acaba diye düşünmekten de kendimi alamıyorum…