Küresel Diktatörlük

Uzun zamandır Türkiye’nin uygarlık ve demokrasi yolunda hızlı adımlarla geriye gittiğini görmekte, Türkiye insanı ve gelecek için endişelenmekte ve buradan da bu endişemi paylaşmaktayım. Yıllar yılı sinsi sinsi, bazen açıktan bazen gizliden ama planlı ve kararlı bir şekilde sürdürülmekte olan bu ‘kültürsüzleştirme’ programının 15 Temmuz günü yapılan darbe girişimi ile birden seviye atladığına tanık olduk. Zaten yozlaşmakta olan ülke bir anda 80’li yılların darbe karanlığına kadar geriledi. Dahası bunu diktatörlüğünü dayatmak için bir fırsat olarak havada kapan Erdoğan, Türkiye’yi iyice gerilere, 60’larda Adnan Menderes’in diktatörcülük oynadığı yılların karanlığıyla kıyaslanabilecek denli gerilere götürdü. Göz açıp kapayana kadar. Neredeyse bir anda.

Yıllardır eleştirel düşünceye ve ifade özgürlüğüne kapıları kapatmış olmanın cezasını tüm ülke çekti, çekiyor ve daha da çok çekeceğe benziyor. Gülen hareketi bir anda ortaya çıkmadı. Yıllardır bu hareketin tehlikelerine dikkat çekilmekteydi. Ne var ki Fethullahçılar’ın tehlikelerini ortaya seren insanlar karşılarında akıl ve mantık değil, ‘ne istedilerse’ alan hareketin kumpaslarını ve iktidar uğruna bu kumpaslara sarılıp destekleyen bir siyasi erk buldular. Halen de ‘ya biz bu eleştirileri bir de tarafsız bir gözle değerlendirelim’ diyecek olgunluğun yanına yaklaşılmış görünmüyor. Örneğin Fethullahçılar’ı besleyip büyüttüğü ayyuğa çıkmasına rağmen ‘fıtratında’ özeleştiri olmayan Erdoğan, Gülen tehlikesine dikkat çektiği için kitabını bombaya benzettiği (http://bianet.org/bianet/ifade-ozgurlugu/129240-erdogan-sik-in-kitabini-bombaya-benzetti) ve aylarca hapis yatmasını alkışladığı Ahmet Şık’tan değil özür dilemek, adını bile anmadı. Tabi ki buna şaşıran da olmadı. Yıllardır Fethullahçılara yardım ve yataklık edenler suçlarını bir Allah affetsin’le geçiştirip fırsattan istifade tüm ilerici insanları ezmeye girişti.

Bu yazının amacı Türkiye çözümlemesi yapmaktan öte bu gidişatın Türkiye’ye özgü değil, tüm dünyada yaşanan gelişmelere koşut, mevcut bağlamın bir yansıması olduğunu ileri sürmek. Trump’in iktidara gelmesi ile Erdoğan’in padişahlığını ilan etmesi tabi ki birbirinden bağımsız değil. Ne de İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden çıkma kararı ile Fransa’da faşist Le Pen’in yükselişi. Putin tüm dünyaya meydan okurken Orta Doğu’nun yine kaynamaya başlaması da aynı küresel bağlamın sonuçları. Dünya ölçeğinde, özgürlüğün önüne korkunun geçmesi olarak tanımlanabilecek bu bağlam, naçizane fikrimce, Soğuk Savaş sonrası galibiyetini ilan eden Kapitalizm’in tıkanmasının bir sonucu. Yıllar yılı “ah şu Sosyalizm’i alt etsek tüm sorunlar nasıl çözülüverir” yalanının pompalandığı batıda Kapitalizm’in çözümden çok sorunun ta kendisi olduğu ortaya çıkarken, insanlar da güvenli liman olarak ırkçılık ve faşizm gibi ilkel düşüncelere sığınmakta. Yıllardır gönülden inandıkları argüman çökerken, olayları nesnel çözümlemelerle ve sebep sonuç ilişkileriyle açıklamak yerine, ‘yabancılar’ı, ‘dış mihraklar’ı ve ‘kendileri gibi olmayanlar’ı günah keçisi yaparak sorunun temelini sorgulamaktan kaçınmaktalar. Korku ve nefret pompalamanın hem politik getirisi büyük hem de dogmaların sorgulanmasını önlediğinden ‘güvenli.’ Bunun sonucu olarak batıda yabancı düşmanlığı artarken diğer ülkelerde de batıya tepki olarak dincilik gibi sapkınlıklar yükselişe geçmekte. Ve bu da, Erdoğan gibi, insanların aklına değil ilkel dürtülerine seslenen insanlara avantaj sağlamakta.

Sonuç olarak, küresel bunalımın çeşitli ölçeklerdeki çeşitli yansımalarıyla karşı karşıya olduğumuz bir süreçten geçmekteyiz. Ve maalesef bu deliliğe bir süre daha katlanmak zorunda kalacağız gibi görünüyor.

Reklamlar

Nasıl Görünüyor?

Önceki yazılarda değindiğim “oralar nasıl?” sorusundan başka, Türkiye seyahatlerimde sıkça mâruz kaldığım bir soru daha var: “Nasıl görünüyor Türkiye Avrupa’dan?”

Bu soru ne öyle bir anda patlıyor ne de şen şakrak soruluyor. Genelde bir miktar memleket meselelerinden bahsedildikten, çoğunlukla da memnuniyetsizlikler ortaya döküldükten sonra bir iç geçirmeyle beraber dile geliyor: “Burası nasıl gözüküyor oradan?” Cevabı yapıştırıyorum: “Uzak.”

Espriyle iç karartıcı gerçeği geçiştirmek amacını taşısa da bu cevap, yurt dışında geçirdiğim seneler iki elin parmaklarına yaklaşırken, Türkiye’nin Avrupa’ya gittikçe uzaklaştığına acı acı tanık olmaktayım. Örneğin ülkeden ayrıldığım ilk senelerde Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmesi ciddi bir olasılık olarak tartışılıyordu. Girip girmemesi ayrı bir mesele ancak böyle bir olasılık söz konusuydu, tartışılasıydı. Şimdi ise böyle bir şey olasılık dahi değil ve insanlar bunun sözünü etmeye bile gerek görmüyor. Nasıl görsünler, sokaklarında polis kurşunuyla çocukların öldürüldüğü, gazetecilerin hapislerde çürütüldüğü, kitapların bombayla kıyaslandığı, Twitter’ın kökünün kazınmasının vaat edilebildiği bir ülkenin AB’ye girmesi hangi Avrupalı’nın isteyeceği bir şeydir? Dış politikasında çuvallayan, teröristlere silah taşırken suç üstü yakalanan, kendi halkını sokağa çıkma yasaklarıyla günlerce evlerine hapsedip sonra polisine o evleri bombalatan bir ülke biliyor musunuz Avrupa’da? İnsan hayatının ucuzluğu, istikrarsızlık, ben yaptım olduculuk, rüküşlük abidesi saraylar Avrupa’nın değil Arap ülkelerinin karakteristiği. Kürtajdan 4G telefon şebekesine kadar her şeyi bildiğini iddia eden diktatörler ise bir Kuzey Kore’de kaldı bir de Orta Doğu’da. Hakikaten, Soma madenlerine yüzlerce işçiyi gömüp “işin fıtratı bu” diyen mantıkla bine yakın insanın ezilerek öldüğü Arabistan’daki “ne yapalım kaderlerinde varmış” yaklaşımının yakınlığı dikkatinizi çekmiyor mu? Fiilî” başkan Erdoğan’ın ağzını her açışı bizi Avrupa’dan koparırken Orta Doğu’ya biraz daha yaklaştırmıyor mu? Kısacası Avrupa’dan bakınca 10-15 yıl öncesinin ekonomisi sağlam, hızla gelişen ve Avrupa’yı hedefleyen Türkiye’sinin yerinde şu anda bir hasta adam oturuyor. “Yeni Osmanlı” olacağız derken – ki bu da küçük Amerika olma hayallerini anımsatmıyor mu? – hasta adam Osmanlı olduk. Şu an Avrupa’da Erdoğan gitse de Türkiye artık doğuya mı batıya mı yöneleceğine bir karar verse anlayışı hakim. Bunun aynı zamanda totaliter bir teokrattan demokrasi havarisi yaratma hayalperestliğinin sonu olması ise Avrupa’nın iğneyi kendine batırmasını gerektiren bir konu. Yetmez ama oha!