Yeni Yıl

Ülkenin bir yanında devlet halkıyla savaşıyor, kendi toprağını bombalayıp şehrini yakıp yıkıyor, insanlar günlerce aç susuz evlerine hapsedilip çoluk çocuk demeden öldürülüyor, nesiller sürecek bir travma yaratılıyor. Diğer yanında polisler arama yapma bahanesiyle girdikleri evde gencecik insanları gözünü kırpmadan öldürüyor, söz söyleyeni gazla copla susturuyor. Bir tarafta “teröristler” etkisiz hale getirilirken öte tarafta “şehit” cenazeleri kaldırılıyor. Devlet İslamcı teröristlere tüm ulsal ve uluslararası yasalarla birlikte insanlığa da sığmayacak bir şekilde silah naklederken suç üstü yakalanıyor, ne nakleden, ne emri veren, ne de göz yuman, sadece bunu haber veren gazeteciler hapse atılıyor. Türkiye tarihinin en büyük hırsızlığı (cemaat aracılığıyla da olsa) ortaya çıkarılıyor, hırsızlar yüzsüzler değil savcılar tutuklanıyor, ülkeden kaçmak zorunda bırakılıyor. Yıllar sonra yeniden kitaplar yasaklanıyor, baro başkanları güpegündüz ve polisin gözü önünde (belki de polis tarafından) öldürülüyor. Bütün bunlar olurken görgüsüzlük âbidesi kaçak bir yapıda oturan bir zat da kendi kendine padişahçılık oynuyor, uçak düşürüp komşusunun toprağına asker naklederek (sonra kuyruğunu kıstırıp o askeri geri çekerek) ne büyük devlet oldum diye seviniyor. Başka bir coğrafyada, uygar olmakla öğünen devletlerse savaştan kaçan zavallıları alıkoyma karşılığında maddi manevi rüşvet vermekten çekinmeyip o ağızlarından düşürmediği demokrasi ve insan hakları ihlallerini görmezden geliveriyor.

Bu şartlar altında yeni yılınız ne kadar kutlu olabilirse o kadar kutlu olsun.

Reklamlar

Nasıl Görünüyor?

Önceki yazılarda değindiğim “oralar nasıl?” sorusundan başka, Türkiye seyahatlerimde sıkça mâruz kaldığım bir soru daha var: “Nasıl görünüyor Türkiye Avrupa’dan?”

Bu soru ne öyle bir anda patlıyor ne de şen şakrak soruluyor. Genelde bir miktar memleket meselelerinden bahsedildikten, çoğunlukla da memnuniyetsizlikler ortaya döküldükten sonra bir iç geçirmeyle beraber dile geliyor: “Burası nasıl gözüküyor oradan?” Cevabı yapıştırıyorum: “Uzak.”

Espriyle iç karartıcı gerçeği geçiştirmek amacını taşısa da bu cevap, yurt dışında geçirdiğim seneler iki elin parmaklarına yaklaşırken, Türkiye’nin Avrupa’ya gittikçe uzaklaştığına acı acı tanık olmaktayım. Örneğin ülkeden ayrıldığım ilk senelerde Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmesi ciddi bir olasılık olarak tartışılıyordu. Girip girmemesi ayrı bir mesele ancak böyle bir olasılık söz konusuydu, tartışılasıydı. Şimdi ise böyle bir şey olasılık dahi değil ve insanlar bunun sözünü etmeye bile gerek görmüyor. Nasıl görsünler, sokaklarında polis kurşunuyla çocukların öldürüldüğü, gazetecilerin hapislerde çürütüldüğü, kitapların bombayla kıyaslandığı, Twitter’ın kökünün kazınmasının vaat edilebildiği bir ülkenin AB’ye girmesi hangi Avrupalı’nın isteyeceği bir şeydir? Dış politikasında çuvallayan, teröristlere silah taşırken suç üstü yakalanan, kendi halkını sokağa çıkma yasaklarıyla günlerce evlerine hapsedip sonra polisine o evleri bombalatan bir ülke biliyor musunuz Avrupa’da? İnsan hayatının ucuzluğu, istikrarsızlık, ben yaptım olduculuk, rüküşlük abidesi saraylar Avrupa’nın değil Arap ülkelerinin karakteristiği. Kürtajdan 4G telefon şebekesine kadar her şeyi bildiğini iddia eden diktatörler ise bir Kuzey Kore’de kaldı bir de Orta Doğu’da. Hakikaten, Soma madenlerine yüzlerce işçiyi gömüp “işin fıtratı bu” diyen mantıkla bine yakın insanın ezilerek öldüğü Arabistan’daki “ne yapalım kaderlerinde varmış” yaklaşımının yakınlığı dikkatinizi çekmiyor mu? Fiilî” başkan Erdoğan’ın ağzını her açışı bizi Avrupa’dan koparırken Orta Doğu’ya biraz daha yaklaştırmıyor mu? Kısacası Avrupa’dan bakınca 10-15 yıl öncesinin ekonomisi sağlam, hızla gelişen ve Avrupa’yı hedefleyen Türkiye’sinin yerinde şu anda bir hasta adam oturuyor. “Yeni Osmanlı” olacağız derken – ki bu da küçük Amerika olma hayallerini anımsatmıyor mu? – hasta adam Osmanlı olduk. Şu an Avrupa’da Erdoğan gitse de Türkiye artık doğuya mı batıya mı yöneleceğine bir karar verse anlayışı hakim. Bunun aynı zamanda totaliter bir teokrattan demokrasi havarisi yaratma hayalperestliğinin sonu olması ise Avrupa’nın iğneyi kendine batırmasını gerektiren bir konu. Yetmez ama oha!

Dedim ki

Dedim ki Türkiye’deki Çinli döverek Uygur Türkleri’yle dayanışma furyasına ben de uzaklardan destek olayım. Alayım satırı, döner bıçağını dalayım karşıdaki Çin lokantasına. Hem Çin’in Doğu Türkistan’da uyguladığı baskılara ‘demokratik’ tepkimi göstermiş olurum hem de Ramazan günü biraz sevap kazanırım.

Ama sonra düşününce dedim ki ya köşe başındaki Suriyeliler’in işlettiği nargile kafedekiler de bizim evi basarlarsa “siz ne hakla bizim ülkeyi bölmeye kalkıyor, yobaz canilere silah veriyor, binlerce kişinin katline ortak oluyorsunuz” diye. Peki ya karşıdaki Ermeni çiçekçi çıraklarını toplar gelirse “yüz yıl oldu dedemi keseli, sormaz mıyım hesabını” diye naralar atarak. Ya da bizim yıllar önce Maraş katliamından kaçıp gelip burada bakkal açan Alevi bakkal tekme tokat gösterirse tepkisini Sünniler’in baskısına karşı “ne diye canları eziyor, inancını inançtan, ibadethanesini ibadethaneden saymıyorsunuz” diye. Hele arka sokaktaki kebapçıdaki Kürtler sopaları kapıp gelirse Türkiye’deki Kürtlere yapılan zulme ‘demokratik’ tepkilerini göstermek için o zaman fenadır halim. Gey lezbiyenlerin ‘demokratik’ tepkisi da tüy diker “nedir bu Türkiyeli heteroların baskısı, bir yürüyüşü bile çok gördünüz” diye.

Sonra dedim ki ben vazgeçeyim. Bu kadar demokrasi bize lüks!

Teröristin Şairi Var, Müzisyeni Var, Avukatı da Varmış…

Çok şükür bu gece rahat uyuyabiliriz. Yüceliği kendinden menkul devlet hazretleri ve onun eli gaz bombalı bekçileri avukat kılığındaki “teröristleri” demir parmaklıklar ardına göndermiş. Ellerine sağlık. Bizi büyük bir tehlikeden kurtarmışlar.

Kanıt mı? Gerekirse gerektiği kadar kanıt yaratırlar, o ayrı, ama kanıta ne hacet, bu “sözde” avukatların “terörist” faaliyetleri en büyük kanıt zaten. Örneğin Beyoğlu Karakolu’nda polisler tarafından öldürülen Festus Okey’in avukatlığını yapmak, parasız eğitim pankartı açtıkları için tutuklanan Berna Yılmaz ve Ferhat Tüzer’in avukatlığını yapmak, karakolda ve cezaevinde gördüğü işkence sonucu ölen Engin Çeber’in avukatlığını yapmak, cezaevinde kansere yakalanan Güler Zere’nin evinde ölebilmesi için kampanya yapmak, polis tarafından kaybedilen Ayhan ve Ali Efeoğlu kardeşlerin avukatlığını yapmak, Hayata Dönüş operasyonunda öldürülen tutukluların avukatlığını yapmak, polis kurşunuyla öldürülen Baran Tursun, Çağdaş Gemik, Şerzan Kurt ve yine polis kurşunuyla felç kalan Yasin Kırbaş’ın avukatlığını yapmak, maaşları ve tazminatları ödenmeden işten atılan Hey Tekstil işçilerinin avukatlığını yapmak, hatta ve hatta bu “terörist” avukatlık faaliyetleriyle yetinmeyip, polisin hak ihlallerine karşı insanları bilgilendirmek, broşür ve kitapçıklar basıp dağıtmak, eğitim ve seminerler düzenlemek, en beteri de işkence gören insanlara hukuki danışmanlık sunan “İmdat Polis” hattı kurmak.

İnsan düşününce “teröristler” olmasa bu ülkede ezilenin, ötekileştirilenin, baskı ve işkence görenin hatta devlet eliyle öldürülenin hakkını arayan kimse kalmayacak diye düşünmeden edemiyor. Sonra da insanlar “terör”e neden sempati duyuyor diye oturup kara kara düşünürler.