Hayat Geçerken Ekranımın Önünden Yavaş Yavaş

Günler günlere, dertler dertlere, acılar da acılara eklenip bir film şeridi gibi akıp geçiyor yine gözümün önünden bu sıralar. Bir bilgisayar ekranı kadar yakın, bir bilgisayar ekranı kadar uzak, bir bilgisayar ekranı kadar sanal, bir bilgisayar ekranı kadar akıl almaz uzaktaki memleket. Önce bir fotoğraf yansıyor ekrana:

anit4

Trajikomik. Zavallı. Anlamsız. Türkiye Cumhuriyeti’nin başkentinin göbeğinde, İnsan Hakları Anıtı. Sorgusuz sualsiz işinden atılan, ekmeği elinden alınıp, hayatlarını adadıkları öğrencilerinden, akademiden koparılan insanların günlerdir sesini duyurmak için dibinde çabaladıkları anıt. Hiçbir şeyle suçlanmamışlar. Dolayısıyla bir savunma yapma hakları da olmamış. Adına KHK dedikleri, OHAL dedikleri, kendi elleriyle besleyip büyüttükleri bir terörist grupla mücadele bahanesiyle tüm aykırı sesleri, kendilerinden olmayanları, biat etmeyenleri tasviye harekatı. İşimi istiyorum, öğrencimi istiyorum, hakkımı istiyorum, boyun eğmiyorum diyen, bunun için ölümü göze alan akademisyen, eğitimci ve destekçilerini tutuklamak yetmemiş, İnsan Hakları Anıtı’nı da tutsak almışlar. Bariyerlerle çevrilmiş, polisler tarafından sarılmış, panzerlerle kuşatılmış İnsan Hakları. Ülkenin durumunu sayfalarca yazı, kitap, makale bu tek bir fotoğraf karesi kadar net anlatamazdı. Bekçi köpekleri, TOMAları, biberleri, gazları ve tüm çirkinlikleriyle kendi ülkelerini işgal etmiş, kendi halklarını tutsak almışlar, insan haklarını dahi çiğneyip geçmişler. İleri demokrasiymiş, insan haklarıymış. Kötüsün Türkiye Cumhuriyeti Devleti. Zavallısın. Farklı sese, aykırı söze tahammülü olmayan bir zorba, yoz bir şark kurnazı, iki yüzlü bir fırsatçısın.

Sonra başka bir fotoğraf beliriyor ekranda:

2

Nuriye ve Semih. Alabildiğine aydın, alabildiğine aydınlık, haklı, kararlı ve güvenli yüzler. Yorgun ama huzurlu. Aç ama güçlü, dirençli ve yılmaz. Selam olsun size, selam olsun yeşerttiğiniz umuda. Dilerim katil devlet sizin de ölümünüze sebep olmaz.

Fazla geçmiyor. Bir fotoğraf daha geliyor karşıma, bu taraflardan bu kez:

time

Tayyip Erdoğan’la aynı karanlıktan beslenen bir canlı bomba, Manchester’da 22 canı almış. Dipsiz bir karanlık. “Öteki” bellediğine karşı sonsuz bir kin, sınırsız bir nefret ve yaşam hakkı tanımama. Buradaki direk canlarını almış insanların. Oradaki baskıyla, zorbalıkla, açlıkla terbiye etmeye çalışıyor. Farklı yollarla, ikisi de beğenmediklerine var olma hakkı tanımıyor. Bilindik laflar takip ediyor, bu hain saldırı… hesabı sorulacak… taviz verilmeyecek… ilelebet payidar… Ve daha fazla can gitmesin diye daha fazla silahlı ve üniformalı insanı sokaklara salıyorlar.

Sonra yine güzel insanlar çıkıyor sahneye:

s3.reutersmedia.net

Ölüme inat toplanmışlar, bir aradalar, omuz omuzalar. Korkmuyoruz diyorlar, gitmiyoruz diyorlar. Kimi mum yakıyor, kimi şiir yazıp bırakıyor, kimi apaydınlık gözyaşlarını döküyor karanlıkların üzerine.

Günler günlere, dertler dertlere, acılar da acılara eklenip bir film şeridi gibi akıp geçiyor yine gözümün önünden bu sıralar. Binyıllar böyle akıp gitti, belki binyıllar daha böyle geçecek. Kötüler hiç yok olmayacak. Belki Yezid kılığında, belki intihar bombacısı belki Tayyip Erdoğan suretinde, hep var olacaklar. Belki çok güçlenecekler, belki dünyayı titretecekler. Ama bir o kadar da eminim ki iyiler de her zaman olacak. Boyun eğmeyenler, direnenler, isyan edip hakkını arayanlar. Nuriyeler ve Semihler hep var olacak. Ve kavga bitmeyecek.

Adaletsizliğe Şaibe Karışırsa

 

Son sözümü en başından söyleyeyim: Bu referandum baştan sona bir yanda devlete çöreklenmiş ve onun tüm imkânını ve OHAL ile ele geçirdiği zorbalık fırsatını kendinden başka herkesin söz hakkını gasbetmek, tartışmaya fırsat vermemek ve bir oldu bitti dayatmak için kullanan muktedir ile diğer yanda söz söylemesine bile fırsat verilmeyen ulusun öteki yarısı arasında, ülkenin üçüncü büyük partisinin milletvekillerinin ve muhalif basının önemli bölümünün hapsedildiği, temel hak ve özgürlüklerin ortadan kaldırıldığı, adaletsiz, eşit olmayan ve silahların gölgesindeki bir ortamda yürütüldü. Geniş katılımlı bir anayasa yapmaya zerre kadar imkân olmayan bu koşullardaki adaletsizliğe bir de YSK’nin yetkisini aşıp, düpedüz yasaları çiğneyerek aldığı ‘mühürsüz oylar geçerlidir’ kararı ile büyük bir şaibe bulaştı. Ne eşi benzeri, ne akla mantığa sığan bir açıklaması, ne de hukuki dayanağı olan bu karar, referanduma şaibe bulaştırmaktan da öte, mühürsüz oy pusulalarının kaydının tutulması kuralının da gözardı edilmesine ve sonuçta şaibelerin giderilmesi imkânının da sonsuza dek ortadan kalkmasına sebep oldu. Gelinen bu noktada oyları yeniden saymak da dahil, hiçbir yöntemin bu şaibeyi ortadan kaldırma şansı yoktur; bu referandum sonsuza dek şaibeli kalacaktır. Bu aşamada tek seçenek referandumu yenilemek, daha iyisi bu anayasanın üzerinde uzlaşı olmadığını kabul ederek geniş katılımla yeni bir anayasa yapılmasına çaba harcamaktır. Tabi ki söz konusu olan uzlaşı, adalet ya da hakkaniyet değil gözünü hırs bürümüş bir diktatörün kendine yonttuğu emeller olduğundan böyle bir aklıselim bekletisi olan da yoktur sanırım.

Acı olan, bir zamanlar en güvenilir kurumlardan olup AKP iktidarı döneminde şaibeye bulaşan ÖSYM gibi, TÜBİTAK gibi kurumların arasına YSK’nın da katılmasıdır. Yasaların bizzat yasaları korumakla görevli kişiler tarafından çiğnenmesi, bozacının şıracıya şikayet edilmek zorunda kalınması ve sonuçta devletin Tayyipgiller çiftliğine dönüşmesidir sadece bugünü değil yarını da karartan. Eğer temsili demokrasinin temeli olan seçimler bile şaibeden uzak bir şekilde yapılamıyor, oylama, sayım, pusulaların geçerliliği iktidar ve kuklalarının insafına kalıyorsa, o temsili demokraside yer almanın, bu kirli tezgâhın parçası olup oy hırsızlarına meşruiyet sağlamanın anlamı nedir? Muhalefet partileri eğer şaibeler ve seçimin meşru olmadığı konusunda ciddiyseler, söylenip oturmanın ötesine geçmeli, meclisten çekilip insanları sokağa davet etmeli ve AKP’nin meşru görünmesine yol açmaktan vazgeçmelidir. Evet belki kan akar, insanlar acı çeker ancak bir dahaki sefere kanunla istediğim gibi oynarım insanlar da söylenir oturur ama sonunda istediğimi kabul eder demeden önce iki kere düşünürler. Ayrıca atı çalan Üsküdar’i geçerken her şey güllük gülistanlık mı, insanlar acı çekmiyor mu, padişah oyunu artıracak diye şehirler dümdüz edilmedi insanlar bodrumlarda yakılmadı mı? Peki cunta girişimi sırasında diktatör aman sokağa çıkmayın, kan dökülmesin mi dedi, yoksa halkı sokağa mı davet etti? Sonuçta insanlar öldü, bedel ödendi ama artık bir daha darbeye kalkışmak o kadar kolay olmayacak.

Kişisel fikirlerimi daha fazla uzatmadan, bu sitedeki amaca uygun olarak Türkiye’nin referandum sürecinde genelde yurt dışından, özelde de İngiltere’den nasıl göründüğüne dönmek istiyorum şimdi. Türkiye’deki referandum, referandumdan günler öncesinden başlayarak gündemde büyük yer tuttu. Aslında cunta girişiminden beri sürreal bir film gibi izlenmekte Türkiye. Özel haberler, yorumlar ve değerlendirmeler gündemde geniş yer bulmakta. Referandum sonuçları da haber bültenlerinde ilk haber olarak yer aldı. Referandum ertesinde, tanıdığım insanlardan hiç beklemediğim kadar geçmiş olsun mesajı aldım. Hatta Türkiye’nin yerini bile bildiğinden emin olmadığım kişiler referandumdan ve sonucundan haberdardılar, duydukları üzüntüyü belirttiler.

YSK kararına yönelik tepkiler ve eylemler de basında geniş yer aldı, Türkiye’den yine de ümidinizi kesmeyin baabında. Ta ki Britanya başbakanı May erken seçim teklifini ortaya atana kadar. O andan sonra İngiltere basını kendi seçim tartışmalarına kilitlendi ancak Türkiye, daha geri sıralara düşmekle birlikte, gündemden tamamen de çıkmadı. Buradaki genel izlenim ‘bir dalavere dönmüş belli ama Türkiye’den de ne beklenirdi ki zaten’ çizgisinde. Bu bağlamda Erdoğan’ın, hem bu izlenimi doğrulamaktan başka ise yaramayan hem de suç üstü yakalanmanın öfkesi şeklinde yorumlanan kabadayı tavırları ve AGİT’e yönelik dayılanmalarına özellikle değinmek istiyorum.

Bu konuda şurası şüphe götürmez ki eğer uluslararası anlaşmalarla tanıdığınız bir örgütü halk oylamanızı izlemesi için çağırıyorsanız, hazırladıkları rapor hoşunuza gitmedi diye onlara sen bunu külahıma anlat, sen zaten önyargılısın, terörist yandaşısın vb. diyemezseniz. Eğer bu örgüt yasal olarak, üstelik Türkiye’nin davetiyle referandumu gözlemlemiş ve topladığı verileri ortaya koyup bu verilere dayalı bir yorum yapmışsa, bu örgütün üyelerini ister seversiniz ister sevmezsiniz, ister teröristle aynı kefeye koyarsınız ister önyargılı olduğuna inanırsınız, bu düşünceleriniz kimsenin umrunda olmaz. Nasıl hakimlerin Fethullahçı olması ayakkabı kutularındaki paraları, sıfırlanan hırsızlıkları aklamadıysa, nasıl savcıların Fetocu olması IŞİD’e yasa dışı silah gönderilmesini meşrulaştırmadıysa, AGİT üyelerinin önyargılı, terörist sempatizanı vb olması da (eğer öyleyse tabi) referandumun eşit ve adil yapıldığını göstermez. Bu raporu çürütmenin tek yolu karşı veriler sunmak ve onların söyleminin yanlış olduğunu kanıtlamaktır. Avrupa’da ve mantığın hakim olduğu her yerde bu böyledir. Bu yüzden Erdoğan’ın onca hakaretine karşın AGİT üyeleri ‘sen kimsin üçüncü dünya diktatörü, biz Türkiye’yi parmağımızda oynatır sana da ayağını denk almasını öğretiriz’ demedi; oturdu madde madde, Bilal’e anlatır gibi, hangi yasal temelle referandumu gözlemlediklerini, verilerini nasıl toplayıp nasıl analiz ettiklerini ve sonuçlarını hangi kriterlere göre yorumladıklarını anlattı (bkz. http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/dunya/725768/AGiT__Bizi_Turkiye_davet_etti.html ya da http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/dunya/727407/AGiT_ten_sert_aciklama__Tavsiyeler_uygulanmazsa_Turkiye_ye_donmeyebiliriz.html).

‘Eyyy Avrupa, ayağını denk al!’ lafları Türkiye’de prim yapıyor olabilir ama bunun Avrupa’da karşılığı Türkiye’nin akıl ve mantık yoksunluğuna teslimiyetinin bir başka işaretinden öte değildir. Bu referandum bir kere daha göstermiştir ki Türkiye temsili demokrasinin en temel gereği olan seçim güvenliğinin dahi sağlanamadığı, hukukun bizzat onu korumakla görevli kişiler tarafından çiğnendiği bir Orta Doğu diktatörlüğüdür. Bu referandum iptal edilmediği sürece Erdoğan, halen aklanmadığı hırsız ve katil suçlamalarının yanına şaibeli diktatör suçlamasının da eklendiğini görecektir. Muhalefet tırsıp sussa, Avrupa mülteci şantajına boyun eğip sesini çıkarmasa bile.

 

Anayasa Demişken

Bu yazıyı bir krallıktan, yani bir “monarşi”den yazıyorum. Bu yazıyı bir monarşi’den, iyi kötü bir parlamenter demokrasi olan Türkiye Cumhuriyeti’ne ithafen yazıyorum. Bu yazıyı bir monarşi’den, iyi kötü bir parlamenter demokrasiyi götürmeyi şu zamana kadar başarmış fakat çok yakında bir diktatörlüğe dönüşme tehlikesiyle karşı karşıya olan Türkiye Cumhuriyeti’ne ithafen yazıyorum.

Bu yazıyı yazdığım monarşi öyle bir anlayışa sahip ki daha 1215 yılında yasaların hükümdardan üstün olduğunu kabul etmiş, geçen sekiz yüzyıl içerisinde kral ile kraliçenin neredeyse tüm yürütme yetkileri elinden alınmış ve kral ile kraliçe sadece sembolik birer figür hale gelmiş. Parlamentodan geçen her yasanın kral ya da kraliçe tarafından onaylanması gerekse de üç yüzyıldan fazla zamandır kral ya da kraliçenin parlamentodan geçen bir yasayı onaylamadığı olmamış. Kral ya da kraliçe başbakanı atamakla yetkili olsa da atayacağı kişi teamüllerle belli ve seçimde kazanan partinin başkanı. Bunun dışında atama yaptığı bir makam yok. Kral ya da kraliçenin bir partiyle bağı yok ve politik bir figür değil, tarafsız ve sembolik bir makam. Bizim için en ilginci ise kral ya da kraliçeye hakaret diye ayrı bir suç yok ve dolayısıyla bu yüzden hapiste olan da yok. Ha bir de bu monarşide yazılı bir anayasa yok!

Bu yazının ithaf edildiği Türkiye Cumhuriyeti ise bir parlamenter demokrasi. Devletin başı halk tarafından seçiliyor, görev süresi yasalarla belirlenmiş ve görev süresi bitince yeni bir cumhurbaşkanı seçiliyor. Cumhurbaşkanı’nın görevleri anayasayla belirlenmiş, meclise karşı sorumlu ve yargılanabiliyor. Dine karışma yetkisi yok. Anayasa Mahkemesi, Danıştay, Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu, Yüksek Öğretim Kurulu gibi organların üyelerinden yasayla belirli bir kısmını, ayrıca üniversite rektörlerini seçiyor. Öte yandan hükümeti kukla başbakanla yönetmesinin, dini görevlileri işlerine alet etmesinin, sosyal, kültürel, toplumsal her olayda kendini otorite görmesinin önünde bir engel yok. Ancak bu da yeterli olmuyor ve yeni anayasa değişikliği ile bunun üzerine de tüy dikilmesi öneriliyor.

Bu yazıdan ne sonuç çıkarmalı? Belki şöyle denebilir: Demokrasi bir yaşam biçimi, bir anlayış meselesidir. Yeri geldiğinde bir monarşide bile kök salabilir ancak içselleştiremediğinizde, adı demokrasi olsa bile, faşizme denk düşebilir. Erdoğan’dan demokrasi havarisi yaratılabileceğini düşünenlere, yetmez ama evetçilere ve halen bu anayasa değişikliğinden demokrasi ve özgürlük çıkabileceğini söylerken yüzü kızarmayanlara

Küresel Diktatörlük

Uzun zamandır Türkiye’nin uygarlık ve demokrasi yolunda hızlı adımlarla geriye gittiğini görmekte, Türkiye insanı ve gelecek için endişelenmekte ve buradan da bu endişemi paylaşmaktayım. Yıllar yılı sinsi sinsi, bazen açıktan bazen gizliden ama planlı ve kararlı bir şekilde sürdürülmekte olan bu ‘kültürsüzleştirme’ programının 15 Temmuz günü yapılan darbe girişimi ile birden seviye atladığına tanık olduk. Zaten yozlaşmakta olan ülke bir anda 80’li yılların darbe karanlığına kadar geriledi. Dahası bunu diktatörlüğünü dayatmak için bir fırsat olarak havada kapan Erdoğan, Türkiye’yi iyice gerilere, 60’larda Adnan Menderes’in diktatörcülük oynadığı yılların karanlığıyla kıyaslanabilecek denli gerilere götürdü. Göz açıp kapayana kadar. Neredeyse bir anda.

Yıllardır eleştirel düşünceye ve ifade özgürlüğüne kapıları kapatmış olmanın cezasını tüm ülke çekti, çekiyor ve daha da çok çekeceğe benziyor. Gülen hareketi bir anda ortaya çıkmadı. Yıllardır bu hareketin tehlikelerine dikkat çekilmekteydi. Ne var ki Fethullahçılar’ın tehlikelerini ortaya seren insanlar karşılarında akıl ve mantık değil, ‘ne istedilerse’ alan hareketin kumpaslarını ve iktidar uğruna bu kumpaslara sarılıp destekleyen bir siyasi erk buldular. Halen de ‘ya biz bu eleştirileri bir de tarafsız bir gözle değerlendirelim’ diyecek olgunluğun yanına yaklaşılmış görünmüyor. Örneğin Fethullahçılar’ı besleyip büyüttüğü ayyuğa çıkmasına rağmen ‘fıtratında’ özeleştiri olmayan Erdoğan, Gülen tehlikesine dikkat çektiği için kitabını bombaya benzettiği (http://bianet.org/bianet/ifade-ozgurlugu/129240-erdogan-sik-in-kitabini-bombaya-benzetti) ve aylarca hapis yatmasını alkışladığı Ahmet Şık’tan değil özür dilemek, adını bile anmadı. Tabi ki buna şaşıran da olmadı. Yıllardır Fethullahçılara yardım ve yataklık edenler suçlarını bir Allah affetsin’le geçiştirip fırsattan istifade tüm ilerici insanları ezmeye girişti.

Bu yazının amacı Türkiye çözümlemesi yapmaktan öte bu gidişatın Türkiye’ye özgü değil, tüm dünyada yaşanan gelişmelere koşut, mevcut bağlamın bir yansıması olduğunu ileri sürmek. Trump’in iktidara gelmesi ile Erdoğan’in padişahlığını ilan etmesi tabi ki birbirinden bağımsız değil. Ne de İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden çıkma kararı ile Fransa’da faşist Le Pen’in yükselişi. Putin tüm dünyaya meydan okurken Orta Doğu’nun yine kaynamaya başlaması da aynı küresel bağlamın sonuçları. Dünya ölçeğinde, özgürlüğün önüne korkunun geçmesi olarak tanımlanabilecek bu bağlam, naçizane fikrimce, Soğuk Savaş sonrası galibiyetini ilan eden Kapitalizm’in tıkanmasının bir sonucu. Yıllar yılı “ah şu Sosyalizm’i alt etsek tüm sorunlar nasıl çözülüverir” yalanının pompalandığı batıda Kapitalizm’in çözümden çok sorunun ta kendisi olduğu ortaya çıkarken, insanlar da güvenli liman olarak ırkçılık ve faşizm gibi ilkel düşüncelere sığınmakta. Yıllardır gönülden inandıkları argüman çökerken, olayları nesnel çözümlemelerle ve sebep sonuç ilişkileriyle açıklamak yerine, ‘yabancılar’ı, ‘dış mihraklar’ı ve ‘kendileri gibi olmayanlar’ı günah keçisi yaparak sorunun temelini sorgulamaktan kaçınmaktalar. Korku ve nefret pompalamanın hem politik getirisi büyük hem de dogmaların sorgulanmasını önlediğinden ‘güvenli.’ Bunun sonucu olarak batıda yabancı düşmanlığı artarken diğer ülkelerde de batıya tepki olarak dincilik gibi sapkınlıklar yükselişe geçmekte. Ve bu da, Erdoğan gibi, insanların aklına değil ilkel dürtülerine seslenen insanlara avantaj sağlamakta.

Sonuç olarak, küresel bunalımın çeşitli ölçeklerdeki çeşitli yansımalarıyla karşı karşıya olduğumuz bir süreçten geçmekteyiz. Ve maalesef bu deliliğe bir süre daha katlanmak zorunda kalacağız gibi görünüyor.

Nükleer İntihar Bombası

Memleketin dört bir yanında bombalar patlar, genç, yaşlı, çocuk, kadın, erkek katledilirken, iç savaş yeniden başlatılır, “ne oluyor, bir aklınızı başınıza alın” diyen polisle, yargıyla, hapisle susturulurken insanın içinden yazmak pek de gelmiyor. Yazmak istediğim ne kadar çok şey var oysa ki, ama bu karanlık durum içinde hepsi gereksiz, hepsi küçük, hepsi önemsiz… Yine de şimdi anlatacağım şey yazılmalı, tartışılmalı ve başka türlü bir intihar bombası olan nükleer enerjiden yol yakınken vazgeçilmelidir.

Bir süre önce, yani Barış Mitingi’nin bombalanmasından sonra, Kızılay bombasındaysa biraz önce, İngiltere’nin Wylfa Nükleer Santralı ekonomik hayatının sonuna geldiğinden üretimi sessiz sedasız durduruldu. Bundan şu bağlantıdaki gazete makalesiyle (İngilizce) haberdar oldum. Makalenin yazarının nükleer enerjiyle sorunu yok ki, santral müdürünün “Wylfa yıllarca kazasız, güvenle enerji üretmiş müthiş bir başarı hikayesidir” telinden çalan açıklamasını ve şu anki hükümetin enerji konusundaki beceriksizliği ve plansızlığını öne çıkarmayı yeğlemiş.

Benim kanımı donduransa küçük bir paragrafa sığıştırılıvermiş şu cümleler: “Santralın sökümü bir 10 yıl daha sürecek ve 700 milyon Pound’a (yaklaşık 3 milyar TL) mal olacak, alanın yeniden kullanılabilmesi ise bu yüzyılın sonundan önce olmayacak. Santraldan arta kalan yüksek seviye radyoaktif atık ise bir ulusal nükleer atık depolama stratejisi geliştirilene kadar alanda kalacak.”

Hatırlatayım, kömür madenini bile işletemeyip 300 insanını toprağa gömdükten sonra kader diyebilen bir ülkeden bahsetmiyoruz. Her yerinde her an bir bombanın patlayabileceği bir ülkeden, reaktörün yerinin 1970lerde önerilip sonradan fay hattına çok yakın olduğunun farkedilmesinden, ihale yapılmadan, gizli kapaklı ve tüm kamu denetiminden uzak bir şekilde siparişin güvenlik standardının Avrupa’dakinden çok düşük olduğu Rusya’ya, üstelik Çernobil’de patlayan reaktörün bir modeli için verildiğinden bahsetmiyoruz. Her şeyin en yüksek standartta ve kazasız belasız işletilip santralın ömrünü tamamladığı bir örnekten bahsediyoruz. Buna rağmen bu alan en az yüz yıl daha kullanılamayacak kadar radyoaktiviteyle kirlenmiş durumda ve belki de insan türünün yer yüzünden silinmesinden bile sonraya kalacak atıkların nasıl güvenli bir şekilde depolanacağı konusunda bir kişinin, bir ülkenin, bile akla yatkın bir açıklaması yok.

Şimdi birisi bana Türkiye’nin bu çılgınlığı niye göze aldığını açıklayabilir mi? Ama lütfen enerji gereksiniminden, ekonomiden, gelişmeden falan bahsetmeyin. Fabrikalar daha çok saçma sapan mal üretip dünyayı atıklarıyla, karbonuyla daha beter kirletsin, zengini daha zengin fakiri daha fakir yapan ekonomi dönsün diye nükleer intihar kabul edilemez!

Şu makale de ilginiz çekebilir.

Yeni Yıl

Ülkenin bir yanında devlet halkıyla savaşıyor, kendi toprağını bombalayıp şehrini yakıp yıkıyor, insanlar günlerce aç susuz evlerine hapsedilip çoluk çocuk demeden öldürülüyor, nesiller sürecek bir travma yaratılıyor. Diğer yanında polisler arama yapma bahanesiyle girdikleri evde gencecik insanları gözünü kırpmadan öldürüyor, söz söyleyeni gazla copla susturuyor. Bir tarafta “teröristler” etkisiz hale getirilirken öte tarafta “şehit” cenazeleri kaldırılıyor. Devlet İslamcı teröristlere tüm ulsal ve uluslararası yasalarla birlikte insanlığa da sığmayacak bir şekilde silah naklederken suç üstü yakalanıyor, ne nakleden, ne emri veren, ne de göz yuman, sadece bunu haber veren gazeteciler hapse atılıyor. Türkiye tarihinin en büyük hırsızlığı (cemaat aracılığıyla da olsa) ortaya çıkarılıyor, hırsızlar yüzsüzler değil savcılar tutuklanıyor, ülkeden kaçmak zorunda bırakılıyor. Yıllar sonra yeniden kitaplar yasaklanıyor, baro başkanları güpegündüz ve polisin gözü önünde (belki de polis tarafından) öldürülüyor. Bütün bunlar olurken görgüsüzlük âbidesi kaçak bir yapıda oturan bir zat da kendi kendine padişahçılık oynuyor, uçak düşürüp komşusunun toprağına asker naklederek (sonra kuyruğunu kıstırıp o askeri geri çekerek) ne büyük devlet oldum diye seviniyor. Başka bir coğrafyada, uygar olmakla öğünen devletlerse savaştan kaçan zavallıları alıkoyma karşılığında maddi manevi rüşvet vermekten çekinmeyip o ağızlarından düşürmediği demokrasi ve insan hakları ihlallerini görmezden geliveriyor.

Bu şartlar altında yeni yılınız ne kadar kutlu olabilirse o kadar kutlu olsun.

Enver Hoca ve Diktatörlüğü

Görünüşe göre her ülkenin tarihinden ülkeye kene gibi yapışıp gitmek bilmeyen, halkın kanını canını sömürüp yine de iştahı kesilmeyen diktatörler gelip geçmiş. Bunların kimisi silahla, kanla, şiddetle başa geçmiş kimisi seçimle, kimisi topla tüfekle koltuğunu korumuş kimisi tehditle, şantajla, kurnazlıkla, kimisi çoğunluk diktatörlüğüne yaslamış sırtını kimisi güçlü yabancı devletlere, kimisi zorbalıklarına demokrasi kılıfı giydirmiş, post modern diktatör olmuş kimisi Ali kırıp baş keserek hükmetmiş, kimi tanrıya dayandırmış iktidarını kimi halka ya da sınıfa… Ancak yöntemleri ne kadar farklı olsa da sonları pek farklı olmamış. Tarihin çöplüğüne birer ibret timsali olarak atılmış ve hiçbirisi de artlarından iyi anılmamış.

Bunlardan birini geçenlerde gittiğim Arnavutluk’ta hatırladım. Üç milyon nüfuslu Arnavutluk’un beşte birinden fazlasının yaşamakta olduğu Tiran’a vardığımızda güneş alçalmaya başlamıştı, ertesi gün yola devam edeceğimizden vakit dardı. Karşımıza çıkan turizm danışma merkezine Tiran’da sadece bir akşamımız olduğunu, nereleri görmemizi tavsiye ettiklerini sorduk. Söz dönüp dolaşıp “Blloku” isimli pırıltılı mağazaların, barların ve cafelerin olduğu bölgeye geliyordu. Lafı kısa kesmek için Avrupa’nın her yerinde gördüğümüz mağzaları bir de Tiran’da gezmek istemediğimi söyledim. “Olay o değil,” dedi genç kadın düzgün İngilizcesiyle, “Orası Enver Hoca’nın evinin olduğu mahalle.” Enver Hoca’lı yılları hatırlayamayacak kadar genç olan kadının yüzünden hınzır bir gülümseme geçti ve kadın ekledi, “Oraya zamanında halkın yaklaşması bile yasakmış. Şimdi ise eğlence mekanı.”

Evet Enver Hoca. Faşizme karşı çok mücadele etmiş ve ülkesine büyük hizmetlerde bulunmuş olmakla birlikte 1941’den 1985’e kadar Arnavutluk’u demir yumruğuyla yönetmiş, adı işkence, baskı ve insan hakları ihlalleriyle anılmış, sadece muhaliflerini değil kendi otoritesine tehdit olarak gördüğü yoldaşlarını da “etkisiz hale getirmiş,” dini yasaklamış, ülkesinin dışarısıyla bağlantasını kesmiş, halkın yurt dışına çıkmasını yasaklamış, tüm yayın organlarını avcuna almış, insanların karşısında el pençe divan durduğu, hiç yıkılmayacak, dünyaya kazık kakmış sanılan Enver Hoca. Şu an ne kültür devrimi, ne kadın haklarına katkısı, ne sağlık hizmetlerini parasız yapması, ne de okur yazarlık oranını neredeyse yüzde yüze çıkarmasının lafı edilmekte. Anılırsa diktatörlüğüyle anılmakta, daha çok da izleri silinmekte ve unutulmaya çalışılmakta. Örneğin kızı tarafından yaptırılan piramit biçimli (ki diktatörler piramit sever; Ankara’daki yine piramit biçimli Atatürk Kültür Merkezi’nin projesini Kenan Evren bizzat seçmemiş miydi?) Enver Hoca Müzesi sadece üç yıl müze olarak açık kalmış, ardından konferans merkezi ve televizyon stüdyosu gibi amaçlarla kullanıldıktan sonra, turizm görevlisinin dediğine göre, şu an çürümeye terk edilmiş, bahçesi ise park yeri ve dolmuş terminali olarak kullanılmakta.

Kıssadan hisse, bir taraftan mücadeleye devam ederken bir taraftan da Beştepe’deki kaçak binanın ne olacağını düşünmek gerek. Benim tercihim binanın yıkılıp arazinin yeniden ormana dönüştürülmesi olur. Ama bin odalı bir pavyon da olmaz değil. Zaten tarzı, karakteri, estetiği ve çevresiyle ilişkisi olmayan o yapıdan başka da bir şey olacak gibi değil.